Benden & Bizden Hikayeler

Ne yesek?

14 Eylül 2015 Pazartesi

Mesai Uzun Kurumsal Anne!

Yoğun, sıkıcı ve sıcak bir yazı geride bıraktık. Artık yavaş yavaş evlere girme, uzun akşamların tadını evde çıkarma zamanı... Koskoca bir yazı iş seyahatlerinde, tatillerde, düğünlerde ve tüm akşamları da dışarıda çay sohbetlerinde geçirdikten sonra Yiğit'in sessiz çığlıklarını duyabildik. 

Bütün bir yaz sürekli anneannede kalma isteği ile yanıp tutuşan oğlum, birkaç günlük iş seyahatim sırasında:
-"Anne seni hiç özlemedim, sakın gelme. Ben seksen gün anneannemde kalıcam" sözü ile son ültimatomunu da vermişti aslında.

Önce anlamak istemedim, olsun anneannesi ile iyi vakit geçirmesinden mutluyum dedim. Zaten anneye çok bağımlı bir çocuk olmasın dedim. Ama sonra içimi bir kurt kemirmeye başladı. Neydi anneanneyi bu kadar cazip kılan ve beni bile aratmayan? 

Öğrendim ki anneanne onun çocuk ihtiyaçlarını elindeki imkanlarla çok güzel doyuruyor. Misket oynuyorlar, ceviz boyuyorlar, birlikte kurabiye yapıyorlar, çiçek ekiyorlar... Beraber pazara gidip meyve seçiyorlar, kışa hazırlık salça yapıyorlar. Nohutlarla sayıları öğreniyor, mandallardan kuleler, çamaşır sepetinden gemiler yapıyorlar. Gazete kağıdından uçak yapıp uçuruyorlar, benim oğlum pilot oluyor... 

Peki ben ne yapıyordum? Oğlum çok yorgunum, gel sana sarılayım.... Gel beraber uyuyalım... Seni çok seviyorum, gel yanıma otur... Ben bilgisayarda iş yapayım, sen de boyama yap? Ben Cafe'de bir Çay içeyim, sen de etrafta koştur... 
Çocuk enerjisine yetişemiyor, kaliteli zaman geçirmeyi ona güzel sözler söyleme ve okşama ile sınırlı tutuyordum. Oysa onun çok daha fazlasına ihtiyacı var! 

Dün oğlumdan son gelen mesaj ile aslında çok açık olan bu duruma el koymam gerekti. 
- Anne ben senle kek yapmak istiyorum. Ama keki yemek istemiyorum!!!
Yeterince netti. Hemen mutfağa girdik, kekimizi pişirdik. Yiğitten beklendiği üzere, kokladık ama yemedik:)

Şimdi elimde çocukla yapılacaklar listesi, her güne bir oyun, her güne bir aktivite. Anlayacağın çok işin var, mesai uzun kurumsal anne :)


5 Haziran 2015 Cuma

İstanbul Oldum

Evet gerçekten, ben İstanbul oldum! 34 yaşıma bastım ve geçen yıllardaki gibi tedirgin değilim. Zamanla barışıyorum, onu anlamaya çalışıyorum...

Herşey 30 yaşımda başladı, Yiğit’in doğumundan sonra. Herkes için bambaşka bir hayatın kapılarını açan yeni doğmuş bir bebek, benim için yaşlanıyorum stresinin de başlangıcı oldu. Onun büyüdüğünü görmek ne kadar heyacan vericiyse bir o kadar da düşündürücüydü, çünkü onun için akan zaman beni teğet geçmiyordu. O büyürken, ben de yaşlanıyordum. Uzatmalı lohusalık bunalımım,  bu fikri hep bir yerlerde canlı tutuyordu.


Duydunuz mu bilmem, “doğum yapmak yenilenmektir, arınmaktır” derler... İtiraz ediyorum! Doğumdan sonra yenilenmiş bir beden bekledim ama aksine uzuca bir süre kendimi güçsüz, ışığı sönmüş, yaşlanmış hissettim. Benim için gençlikten orta yaşlılığa atılmış çok net bir adım oldu doğum. İşte bildiğiniz, kendimce “yaşlanıyordum”!
Ama nedense bugün öyle düşünmüyorum. Hayır tabi ki artık genç değilim ama artık gençken olamadığım birçok şeyim:

- Artık daha bir kadınım, genç bir kızken anlayamayacağım kadar kadın. Hissettiğim özgüven, yaşadıklarımdan öğrendiklerim çok fazla. 10 yıl öncesinden çok daha güzel hissediyorum kendimi ve çok daha deneyimli. Ayaklarım nasıl da yere sağlam basıyor ve kendimi nasıl da iyi tanıyorum...

- Artık daha bir anneyim. Hamilelikte, lohusalıkta, 1 yaşında olduğu gibi değil. Daha güçlü ve donanımlı olması gereken bir anneyim. Benimle bir yetişkin gibi iletişime geçebilen, benden beklentisi süt ve temel bakımdan çok daha fazlası olan 4 yaşındaki bir afacanın annesiyim. Biliyorum ki O, 18 yaşında olduğunda çok daha bir anne olacağım...Ya bir de ikincisi olursa? :)

- Artık daha bir eşim...O’nunla ortaklığımız arttı, beraber geçen yıllarımız, beraber sevindiklerimiz, üzüldüklerimiz. Artık ikimiz de daha fazla biliyoruz elimizdekilerin kıymetini.

- Artık daha bir evlatım. Anne olunca bunu daha iyi anladım. Ve aslında kaç kez anne olursam olayım asla annem gibi bir anne olamayacağımın da farkına vardım.


Peki ya dahası? Deneyimli bir iş kadını, yaz akşamlarında iki çift lafın belini ince belli çay ile kıran bir komşu, eş, dost, akraba, sırdaş. Hadi ama, hepimiz böyleyiz ve böyleydik aslında değil mi?
Hayır, artık hepsini daha fazla hissediyorum. Zamanı, duyguları ziyan edebilecek lüksümüz yok. Ne yaşıyorsak tadını çıkara çıkara, ne yiyiorsak ağzımızı şapırdata şapırdata yeme zamanıJ Göz altındaki kırışıklıklara bakıp bunalıma girme değil, kendini onlarla sevme zamanı. Cildinin 20 yaşındaki ışıltısı ile değil hayat enerjin ile gözündeki ışık ile parlama zamanı..

İşte böyle sevgili 34 yaşım, ben zamanla sendeyken barıştım. Seninle İstanbul oldum, İstanbulun her haline alıştım...
(...ve Yazar, 34'ünden sonra Şair'e dönüşür :P)
 


4 Mayıs 2015 Pazartesi

Zeytinyağlı Enginar: Pek bir faydalı ve kolay yemek

Şanslı çalışan annelerden biri olarak üç buçuk aylık oğlumu anneme bırakıp öyle başlamıştım işe. Annem Yiğit üç yaşına gelene kadar ona bizim evimizde baktı ve Yiğit'e baktığı süreçte  hafta içi bizde kalıyordu. Sevgili babam ve babaannem ise bu üç yılda tam bir bekar hayatı yaşadı, yemek, bulaşık, çamaşır ve daha neler neler...

Bu süreçte enginar, yemek konusunda hepimizin kurtarıcısı olmuştu. Haftasonu annemin pişirdiği yemekler babamları çarşambaya kadar idare ediyor  sonrasında babam açığı zeytinyağlı enginar pişirerek kapatıyordu. Pişirmesi çok kolay, hızlı ve çok lezzetli. Ayrıca bilirsiniz, enginarın memleketi Bayrampaşa. Hemşehrilik de var yani :) Enginar babam içim nasıl bir kurtarıcı olduysa, benim için de öyle. 5 dakikada hazırlayıp, 15 dakikada pişiriyorum daha ne olsun? Biliyorum bazılarımızda ciddi önyargılar var enginara karşı, ben enginarsız geçen 20 yılıma yanıyorum, varın siz düşünün lezzetini!! İşte benim enginar tarifim:

Malzemeler
-4 adet enginar
-1 orta boy soğan
-1 küçük şişe garnitür
-4 küp şeker
-1 limon
-1/2 çay bardağı zeytinyağı
-Süsleme için Dereotu
-Tuz

Yapılışı
Enginarları limon ile ovalayıp tava tipi tencereye yerleştiriyoruz.
Söğüş doğranmış soğanları her bir enginar çanağının üzerine yerleştiriyoruz.
Üzerlerine aldığı kadar garnitürden koyuyoruz. Her bir enginar çanağı için birer küp şekeri garnitürlerin

üzerine yerleştiriyoruz.
Bir limonun suyu ve zeytinyağını her bir çanağın üzerine kaşık yardımı ile döküyoruz.
Yarım su bardağı suyu ve istenen miktardaki tuzu tencereye koyup, kapağı kapalı şekilde kısık ateşte 15-20 dakika pişiriyoruz.
Dereotu ile servis yapıyoruz.

Bilirsiniz, duymuşsunuzdur, enginarın faydaları saymakla bitmiyor. Google'dan hepsine rahatlıkla ulaşabilirsiniz. Beni en çok etkileyen faydası, karaciğer fonksiyonlarını düzenlemesi, karın ağrısı, mide bulantısı, şişlik vb. sindirim sorunlarını gidermeye ve kan şekerini düzenlemeye yardımcı olması. Enginar benim için gastrointestinal mucizesi, rahmetli anneannemin lafıyla da; midemin çok hoşuna gidiyor:) Kalp, kolesterol, hücre yenileme vb. diğer tüm etkilerini de siz araştırısınız artık;)

Afiyet olsun...

1 Mayıs 2015 Cuma

Annem: Rukiye Hanım

Ben her akşam okul dönüşü mis gibi yemek kokularıyla karşılanırdım evimde.
O yemeği beğenmezsem de hemen makarna pişirilirdi bol salçalısından ya da patates kızartılırdı hem çıtır çıtır hem lokum gibi...
Her hafta başında bir kilo yufkadan börek sarılırdı, kek ve kurabiye mutfağımızdan hiç eksik olmazdı.
Hiç çorbasız, salatasız kalmazdı sofralarımız. Karda kışta kombisiz evin buz gibi soğuk suyunun altında defalarca yıkardı yeşillikleri, üşenmeden, söylenmeden... Çatlardı elleri, kanardı... Krem sürerdi her gece ama geçmezdi.

Pek tayt, şort giymedim küçüklüğümde. Hazır giyim bu kadar yaygın değildi, biryerlerde vardıysa da bize yakın değildi:) Parçacıdan 4 farklı kumaş alır, 4 günlük kurban bayramına 4 farklı elbise dikerdi, şapkasıyla, çantasıyla... Prenses gibi gezerdim, gözüm hiç kalmazdı taytta, şortta, hazır olanda.

Okul gömleklerimi, çoraplarımı hiç takip etmezdim ertesi güne varmı, yıkanmalı mı diye.. Çünkü hep bir temiz takım olurdu sabahları başucumda.. Onu öpmeden çıkmazdım yola. Tüm gün, anlatacağım herşeyi hafızama kaydeder tek bir ayrıntı bile atlamazdım.. En büyük sırdaşımdı. Bir solukta anlatırdım herşeyi, sanki o günü benimle beraber yaşardı. En çok ona ağlar, en çok ona gülerdim. En çok ona kıyamaz, yine de en çok onu üzerdim... Nazım ona geçerdi, hatrım, yüküm... Hepsini o çekerdi.

Uzuun yaz tatillerinde deniz diye tuttururdum, terasa çıkarırdı leğenleri, kova kova suları, güneşin altında saatlerce oynardım. Aramazdım denizi... Pikniğe giderdi birileri, görürdüm. Bir iç çekerdim, duyardı sesimi, hemen arka bahçeye sererdi kilimi, getirirdi ekmeğimi, peynirimi...Ben öyle sevdim ki o piknikleri. Hepsinde, herşeyde onun aklı, fikri, eli, emeği vardı... Nasıl sevilmezdi...

Anlatmakla bitmez elbet yaptıkları... Asıl derdim şu; peki ben ne yaptım ona? Yorgunum, dersim var, moralim bozuk dedim...  Kaç kez yıkadım o demir gibi soğuk suyun altında bulaşıklarını? Kaç kez yıkamasına yardım ettim halılarını? Ne zaman beraber yaptık badanasını? Bayram temizliği, süpürgesi,  alışverişini... Ne kadar aldım ki üzerinden yükünü?

Sahip olduklarımla çok mutlu bir çocuk, çoğumuz gibi mutsuz ve doyumsuz bir ergen ve sonrasında ayakları yere basan bir genç oldum.  Evlendim, ben de anne oldum. Ve O, benim oğluma benden daha  çok anne oldu...
Kendimi bildim bileli sırtımı dik tutan bir el, yanağımda bir öpücük, ağladığım bir omuz, gün gibi gülüşüm oldu.

Annem; ne kadar anlatsam yetmez adadığın hayatı anlatmaya. İyi ki varsın, iyi ki benim annem olmuşsun, iyi ki sen olmuşsun. Anneler günün kutlu olsun.

19 Nisan 2015 Pazar

Mücver : Çocuğa sebze yedirmenin kolay yolu

Başlık zaten herşeyi özetliyor... Yiğit'e bu kadar kolay bir şekilde kabak, havuç, lahana ve patates yedirdiğim hiç olmamıştı. İçindeki bol yeşillik ve yanındaki yoğurt da ekstrası...
Yani her zaman söylemem bilirsiniz, bu kez hatasız ve enfes bir lezzet çıktı ortaya, ben bayıldımmn!

Malzemeler:
2 orta boy kabak
2 orta boy havuç
1 patates
1 avuç içi kadar beyaz lahana
5 dal yeşil soğan
Birer avuç dolusu maydonoz ve dereotu, hatta varsa birkaç dal roka
3 yumurta
5 yemek kaşığı kadar un
1/2 paket kabartma tozu
Tuz, karabiber, nane, çörekotu, kırmızı biber ( isteğinize göre )
1/4 çay bardağı zeytinyağı

Hazırlanışı:
Kabak, havuç, patates ve lahanaları rendeliyoruz. Yeşil soğan ve yeşillikleri doğruyoruz. Üzerine yumurtaları, un, kabartma tozu, tuz, yağ ve baharatları ekleyip iyice karıştırıyoruz. Birer yemek kaşığı karışımı yuvarlak şekilde teflon  tavada yayarak, az yağda (yapışmayacak kadar) pişiriyoruz.




Çok yağda kızartmadığınız için mücverin içi nispeten az pişmiş ve yumuşak kalıyor ve rendelenmiş sebzelerin tek tek tadını alabiliyorsunuz. Bu sebeptendir ki tadı sebzeli çin böreğine de pek bir benzemişti. Hal böyle olunca, yoğurt ne kadar yakışıyorsa mücverin yanına, soya sosu da bir o kadar yakıştı...
Afiyet olsun:)





Bir Doğum Günü Kurabiyesinin Dramı



Şunu bilir şunu söylerim, ne oldum değil ne olucam diyeceksin... Benim kurabiyelerin dramı da işte böyle başladı.
Geçen haftasonu Yiğit'in doğumgünü vardı. Dışarıda bir restoranda yaptık organizasyonu, herşey hazır hiç yorulmama, sıkılmama gerek olmayacak şekilde. Misafir gibi gidicem, sünnet çocuğu annesi gibi kasılıcam, garsonlara üç beş yön vericem. Sonra oohhh gelsin pastalar, fotoğraflar, kutlamalar...

Ama sonra bir kurt düştü içime! Bizim annelerimizi senelerdir delik deşik eden bu kurt beni de ufak ufak kemirmeye başladı...
Ama bu kadar hazırcılık benim gibi bir anneye yakışır mı? Tamam çalışan bir anneyim ama ele güne ayıp olmaz mı bu kadar rahatlık? Restoranda da kutlama yapıyor olsam, elimin lezzeti!! değmeliydi kutlamaya :) En azından şekilli ve lezzetli doğumgünü kurabiyeleri yapabilirdim...

Bu şevkle malzemelerimi toparladım hatta işin en başında kurabiyeleri royal icing ile kaplayıp, harika görseller çalışmayı bile planladım!! Sonra silkindim ve kendime geldim: Tamam daha basit düşünmeliydim. Sürprize mahal vermeyen çok basit ve lezzetli bir kurabiye tarifimi çalışmaya başladım.

Malzemeler:
125 g tereyağı
2 su bardağı un
1 su bardağı pudra şekeri
1 yumurta
1 paket vanilya
1 çay kaşığı tarçın
Yeteri kadar Smarties (minik bonibonlar)

Hazırlanışı:
Oda ısısndaki tereyağını, pudra şekeri ve yumurta ile bir kapta karıştırıyoruz. Sonra üzerine un, vanilya ve tarçını ilave edip güzeeelce yoğuruyoruz. Hamur kulak memesi! kıvamına gelince şekillendirmeye hazır oluyor. Hamuru iki yağlı kağıt arasında merdane ile 7-8 mm inceliğinde açıp, kalıplarla şekil veriyoruz. Üzerine şekerlemeleri yapıştırıp, 170 derecede önceden ısıtılmış fırında pişiriyoruz. Çok kolay ve hızlı pişiyor, aman üstünün kızarmasını beklemeyin!


Ama, tek bir küçük hata herşeyi altüst edebiliyor. Öğrenciyken teknik resim dersinden de ite kaka geçmiş, mühendis diplomalı ben!!, 7-8 mm açılması gereken hamuru 2-3 mm açmış olmalıydım ki fırından kurabiye çıkmasını beklerken, sevimli bisküvilerle karşılaştım!!??? Zaten hamuru şekillendirme ve tepsiye koyma kısmı da bu sebepten olsa çok sancılı geçmişti.. Kabartma tozu bile koymadığım bir hamurun pişerken kabaracağını mı hayal etmiştim acaba?? :)

Yapacak birşey yoktu, herşeye rağmen çok lezzetlilerdi.. Güzel bir tabakta güzel bir sunumla hala çok çekici duruyorlardı.

Utanmadım, restorana da götürdüm kurabiyeleri, pardon bisküvileri!! Şaşırdım ben de ama çok beğenildiler! En çok da 1,5 yaşındaki minnoşumuz Sare beğendi :) Aynı zamanda ideal bir diş kaşıyıcıydılar çünkü!! :))) Ve işte o herşeyi hazır, kurabiyesi de bisküvi olan doğumgününden diğer birkaç kare...
Mutlu Yılların olsun oğluşum, annen sana kurabiye de pişirir elbet !:)








 

Hasta ve Ayakta

Hafta içi hastaydım, evet hem de çok hasta... Tarifsiz bir baş ağrısı yakamı bırakmadı aralıksız iki gün.. Grip mi olucam derken neyse köşesinden döndüm. Bu gibi durumlar evli ve çocuklu bir ailede başa gelebilecek en talihsiz olaylardan biridir. Zira, eş ya da evlat hasta olabilir ama evin annesinin böyle bir hakkı yoktur. Hasta eş ve çocuklar, anne tarafından en mükemmel şekilde bakılır. En terbiyelisinden tavuk suyuna çorbalar yapılır, ıhlamurlar kaynatılır, ilaç saatleri itinayla takip edilir. Peki ya anne hasta olduğunda?

Valla yazmak bile gelmedi içimden ne kadar çaresiz kaldığımızı böyle hastalık zamanlarında.Sürüne sürüne kendi çorbanızı kaynatırsınız, çocuk eteğinize yapışık vaziyettedir hep. Mutfakta dünden kalan bulaşıklar:((( ve yine de inleye inleye işe gidersiniz...
Aman siz siz olun, sıkın dişi iyi bakın kendinize.


Aslında, benim bu kış mucizem D vitaminiydi. Kemik gelişimine faydalıdır diye genel geçer bilgim vardı ama faydaları saymakla bitmiyormuş. Kışın başı öyle zor geçiyordu ki iki haftada bir başım gripten yastığa düşüyordu. Bağışıklığım yerlerdeydi... Sonra tesadüfen farkettik; D vitamini seviyem ciddi eksiklik sınırının da altına inmiş:( Malum plaza çalışanıyım, sabah güneş doğmadan evden çıkıp akşam karanlığında eve girince güneş ışığı bir hayal.. D vitaminini de en etkin şekilde alabileceğimiz kaynak, tam öğle vakti 12-1 arası direkt (koruyucusuz) olarak güneş ışığına maruz kalmak. Aslında yaman bir çelişki bu, güneşin zararlı ışınlarından en çok sakınmamız gereken zaman diliminden bahsediyorum. Ama çok değil 15 dakika kollarımızı açsak güneşe, olur bu iş. Doldurabiliriz D vitamini depolarımızı.. Sonuç olarak her gün 15 dakika bu güneşin altında yürüyüş yapmıyorsan bil ki D vitamini eksikliğin var. Ve söylenene göre dünyanın yarısında bu eksiklik varmış!! Tabi kışın ortasında güneş bulmak zor, gıdalardan almak da o kadar kolay değil, bu sebeple D vitamini takviyelerine verdim kendimi. Bu kadar mı hızlı sonuç alınır? Stresimin azaldığını, sinir sistemime iyi geldiğini söyleyebilirim.. Bağışıklık sistemimde de ciddi bir iyileşme oldu o süreçte, hiç kış hastalıklarına yakalanmadım. 
Aslında genel yaklaşımım takviyelerden, vitaminlerden uzak durmak tarafındadır. Vitamini, minerali gıdalardan, doğal yollardan almak en ideali, ama böyle inadı bırakmayı gerektiren durumlar da olabilir tabii...
Eh, bundan sonra güneş bizimle, fırsat bulup kaçıcaz öğle vakitlerinde. Hadi o zaman, sağlıkla mutlulukla başlayalım bahara :)